YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

PROF. DR. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK
(İlahiyatçı, hukukçu, yazar, milletvekili)

Bayburtlu bir anne ile Trabzonlu bir babanın çocuğu olarak 1951 yılında doğdu.

Time Dergisi’nin gerçekleştirdiği “20. Yüzyılın En Önemli Kişileri” (The Most Important People of 20th. Century) anketinin “En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar” (The Most Important Scientists and Healers) listesinde, dünya kamu oyunca belirlenmiş yüz ismin, 2001 yılı itibariyle ilk onu arasında yer alan Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye’nin Karadeniz Bölgesi’nde doğup büyüdü.

Türk üniversitelerinde öğretim üyesi ve dekan olarak 26 yıl görev yaptı. ABD- New York’ta (The Theological Seminary of Barrytown) bir yıl misafir profesör olarak “İslam Düşüncesi” dersleri okuttu. Aynı süre içinde, The World Scripture’ın İslam bölümünün hazırlanışında görev aldı.

Türkiye, ABD, Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’da İslam düşüncesi, insan ve insan hakları konularında birçok konferans verdi.

“Kur’an’ın Yorum Katılmamış İlk Türkçe Çevrisi”ni yapan bilim adamı olarak da anılır. 1993-2003 yılları arasında 126 baskı yapan bu çeviri, “Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin En Çok Baskı Yapan Kitabı” sayılmaktadır.

***“İslam-Batı İlişkileri ve Bunun KEİ Ülkelerindeki Yansımaları” (Chelovecheskiy Faktor: Obschestvo i Vlast, 2004-4), “İslam ve Avrupa” (Die Zeit, 20 Şubat 2003), “İslam ve Demokrasi” [Desperately Seeking Europe, London, (Archetype Puplications), 2003, sayfa, 198-210; Europa Leidenschaftlich Gesucht, München-Zürich, (Piper Verlag), 2003, sayfa: 210-224] gibi uzun makaleleri ile, İslam-Batı-Laiklik konularındaki uzun röportajları [örnek olarak bakınız, al-Ahram (Weekly), 1-7 February, 2001] Batı’da ve İslam dünyasında derin yankılar yapmıştır.

Türkçe, Almanca, İngilizce, Farsça ve Rusça basılan eserlerinin sayısı kırkı aşkındır. Şu ana kadar 41 baskı yapmış bulunan “Kur’an’daki İslam” adlı hacimli eseri, İslam’da “Kur’an’a Dönüş Hareketi”nin öncü kitaplarından biri kabul edilmektedir. Öztürk’ün, bu hareketteki rolü ve faaliyetiyle düşünce dünyası, değişik üniversitelerde yapılan Türkçe, Almanca, İngilizce, Fransızca tezlerle incelendi.

3 Kasım 2002 seçimlerinde İstanbul Milletvekili olarak TBMM''ye giren Öztürk, öncülüğünü yaptığı Halkın Yükselişi Hareketi’ni siyasal partiye (HYP) dönüştürmüş ve bu partinin genel başkanlığına getirilmiştir.

Türk ve dünya basınında Öztürk’le ilgili makale, şiir ve röportaj olarak yayınlanan ve hacimli bir arşiv oluşturan yazılar, yürütülmekte olan bağımsız çalışmalarla kitaplaştırılmaktadır.

ASRISAADET ŞEHİTLERİ

 

İÇİNDEKİLER

 

 

GİRİŞ: ŞEHİTLİK VE ŞEHİT

 

Birinci Bölüm: MEKKE DEVRİ ŞEHİTLERİ

 

Hubbât Kızı Sümeyye

Âmir oğlu Yâsir

Yâsir oğlu Ammâr

Amr oğlu Zeyd

Ebu Hâle oğlu Hâris

 

 

İkinci Bölüm: MEDİNE DEVRİ ŞEHİTLERİ

 

A.        BEDİR ŞEHİTLERİ

Bedir Savaşı

Ebu Vakkas oğlu Umeyr

Hâris oğlu Ubeyde

Salih oğlu Mihca’

Bükeyr oğlu Âkil

Hümâm oğlu Sa’d

Sürâka oğlu Hârise

Diğer Şehitler

 

B.        UHUD ŞEHİTLERİ

Uhud Savaşı

Peygamber Amcası Hamza

Rebi’ oğlu Sa’d

Umeyr oğlu Mus’ab

Cahş oğlu Abdullah

Cübeyr oğlu Abdullah

Ebu Âmir oğlu Hanzala

Osman oğlu Şemnâs

Nadr oğlu Enes

Ziyad oğlu Mücezzer

Abd Kays oğlu Zekvân

Cemûh oğlu Amr

Diğer Şehitler


C.        Bİ’R MÂÛNE ŞEHİTLERİ

Bi’r Mâûne Faciası

Füheyre oğlu Âmir

Milhan oğlu Harâm

Diğer Şehitler

 

D.        RECİ’ ŞEHİTLERİ

Reci’ İhaneti

Adiy oğlu Hubeyb

Ebu Mersed oğlu Mersed

Desine oğlu Zeyd

Sâbit oğlu Âsım

 

 

E.        HENDEK ŞEHİTLERİ

Hendek Savaşı

Muaz oğlu Said

 

F.         HAYBER ŞEHİTLERİ

Hayber Savaşı

İlginç Tablolar

 

G.        MÛTE ŞEHİTLERİ

Mûte Savaşı

Hârise oğlu Zeyd

Cafer Tayyar

Revâha oğlu Abdullah

 

H.        MEKKE FETHİ ŞEHİTLERİ

İ.         HUNEYN VE TÂİF ŞEHİTLERİ

 

 

Üçüncü Bölüm: EN BÜYÜK ŞEHİT; HAK ELÇİSİ

 

Peygamberlik Güneşi Batarken

Sonsuzluğa Hazırlık

İbret Levhaları

 



ÖNSÖZ

 

Hiçbir düşünce, tarih içinde bir yere oturmadan kimlik kazanamaz. İslam, vahye dayalı bir düşünce olmakla birlikte onun da tarih içinde oturtulması gereken bir zemin vardır. Bu açıdan baktığımızda karşımıza, İslam’ı insanlığa tebliğ eden Hz. Muhammed’in hayatı, mücadelesi, çevresi, başka bir deyimle Asrısaadet gelmektedir.

 

Asrısaadet’i tanımak bize bir takım değerleri kazandırarak yardımcı olacağı gibi, bazı olumsuzlukları tanıyıp dışlamamıza yardımcı olarak da ışık tutar. Daha açık bir ifadeyle, Asrısaadet’i iyi tanımak, bir yandan İslam’ın biricik kaynağı olan Kur’an’ı daha iyi anlamamıza yardımcı olurken öte yandan, Hz. Peygamber’e ve ashabına hürmet adı altında tevhit dinini yozlaştırarak şirke bulaştıran tabulaştırmaları fark etmemize de imkân verecektir.

 

İşte bunun içindir ki, İslam’ın ana kaynak Kur’an’daki yapısını insanımıza tanıtmayı amaçlayan ilim ve fikir faaliyetimiz, Asrısaadet’le ilgili araştırmalar ve yayınlar gerçekleştirmeyi de ihmal etmemiştir. Asrısaadet’in Büyük Kadınları, Son Peygamber, Hz. Fatıma  kitaplarımızla, elinizdeki eser bu türdendir.

 

Şehitlik, cihat, inkârcılarla mücadele kavramlarının, politik çıkarlar uğruna yozlaştırıldığı günümüzde, Tanrı Elçisi’nin mücadelesini ve bu mücadele sırasında canlarını vermiş arkadaşlarının hatıralarını, abartma ve tabulaştırmaya gitmeden göstermek, istismarları önleme bakımından son derece önemlidir.

 

Bu düşüncelerle kaleme alınan Asrısaadet Şehitleri’nin İslam’a ve insanlığa hizmet yolunda mütevazı bir adım olması bizi mutlu edecektir.

           

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk



GİRİŞ:

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE

ŞEHİTLİK VE ŞEHİDİN YERİ

           

Peygamberlik, şehitlik, velilik… İslam düşüncesinin kaynakları olan Kur’an ve sünnetin kutsadığı ve ideal örnek halinde yücelttiği üç tip… Bunlardan ilki, peygamber, insanoğlunun kemal ve mertebe olarak ulaşabileceği doruk noktadır; fakat bu noktaya varabilmek, insanın gayret ve isteğiyle gerçekleşecek bir bahtiyarlık değil… Yalnız Allah, bu iş için dilediğini seçer ve gerekli meziyetlerle donatır. Peygamberlik, istemek ve çalışmakla elde edilecek makam ve mertebe değildir. Geleneksel deyimiyle , peygamberlik, kesbî (kazanmakla elde edilecek cinsten) değil, vehbî (Allah’ın seçip görevlendirmesine bağlı) bir eriş ve oluştur…

 

Bir yaradılış kanunu olarak, insan hayatında etkin olan mukaddeslerin kesbî olanlarını vehbî olanlarından daima fazla tutan İslam düşüncesi, üç ideal örneğin ikisini kesbî alandan seçmiştir: Şehit ve veli… O halde, insanoğlu, Yaratıcı Kudret eliyle o şekilde donatılmıştır ki, onun gayret ve çalışmayla elde edeceği yücelikler, yaradılış tarafından hazır olarak verilen yüceliklerden daima fazla olacaktır. Çünkü, bizzat Kur’an’ın ifadesiyle: “İnsan için kendi çalışmasının ürününden başka şey yoktur.” (Necm, 39) Ve: “Herkes kazandığına karşılık bir rehinedir.” (Müddessir, 38)

 

Kesbî birer mertebe olan velilik ve şehitlik, insanın gayretiyle elde edilecek iki yüceliktir. Bu iki mertebeden ikisini veya birini elde etmek için harcanan gayretlere veya gayret harcamaya İslam düşüncesi cihat veya mücahede adını vermektedir. Bu mücahedenin şehitlik için verileni, insanın dışında sürüp gittiği için buna zâhirî mücahede (dış gayret), velilik için verileni ise insanın iç dünyasında sürüp gittiği için bâtınî mücahede (iç gayret) diye anılmıştır.

 

Mücahedenin esası nedir? Kur’an ve sünnetin verilerine bağlı olarak bu soruya verilecek en kısa cevap şu olabilmektedir: Şehitlik ve veliliğin kazanılmasında esas olan mücahede, Allah adına kendini feda etmektir. Burada yer alan “Allah adına” deyimini gereğince açıklığa kavuşturmak için oldukça geniş bir bölüm açmak gerekir. Biz bunu, en kısa yoldan şöyle ifadeye koymaya çalışalım: Allah; iyinin, güzelin, sonsuzun, başka bir deyimle insanoğlunun mutluluk ve ölümsüzlük adına özlediği ve istediği her şeyin kaynağı ve tek kelimeyle dile getirilişi olarak düşünülürse, bu değerler adına kendini feda etmek velilik veya şehitlik olacaktır. Unutmamak gerekir ki ana kaynak Kur’an, velilik ve şehitlik konusundaki değerleri ve ölçütleri yine kendisi tespit etmiş bulunmaktadır. Her halde ve tartışmasız olarak şu noktaları belirtmek mümkündür:

1. Allah adına olan her davranış, bütün insanlık adına olmalıdır. Çünkü “Allah bütün âlemlerin rabbidir.” O halde, belli bir ırkın, belli bir bölgenin, beli bir rengin veya belli bir kadronun hesabının ağır bastığı davranış ve yöneliş, kesinlikle Allah adına değildir. Bunu, kitamızın ileriki bölümlerinde, Son Peygamber ve arkadaşlarının söz ve tavırlarıyla, belirgin bir halde göreceğiz.

 

2. Allah adına olan her davranış, zulüm, baskı ve merhametsizlikten uzaktır. Çünkü bunlar, insanlığı bir bütün olarak düşünmemenin sonuçlarıdır. Kin, nefret, sömürme duygularının beslediği fedakârlıklar Allah adına olmaz.. İnsanlığı bir bütün olarak düşünenler kendilerinin, bu bütünün bir parçası, bu büyük vücudun bir hücresi olduklarını bilirler. Ve bilirler ki, o bütünün bir parçasına dokunmak onun tümüne dokunmakla aynıdır. “Bir canın karşılığı olmaksızın veya yeryüzünde bozgun çıkarmak için bir kişiyi öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide, 32)

 

3. Allah adına olan her davranış, bağnazlık ve taassuptan arınmış olacaktır. Çünkü bunlar da zulüm, baskı ve sömürünün, yani insanlığı bir bütün olarak düşünmemenin sonuçlarıdır. Hz. Peygamber’e; kahramanlık için, taassup ve kavimcilik için, gösteriş için savaşan kişilerin durumları soruldu. Yüce Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah’ın buyruğu yücelsin diye savaşan, Allah yolundadır.”

 

 

Bu üç esas noktayı biraz daha kısaca ifadeye koymak istersek şöyle demek zorunda kalırız: Allah adına olan her davranış ve yönelişin temelinde insana saygı bulunacaktır. Allah adına olan davranış ve yönelişin nasıl olması gerektiğini, ‘âlemlere rahmet’ en büyük insanın nasıl gerçekleştirdiğini ve nasıl örnekleştirdiğini bu kitapta canlı örnekleriyle göreceğiz.

 

Bu genel bilgilerden sonra, Kur’an ve Sünnet’in şehitlik ve velilik konusundaki verilerine biraz daha yakından bakabiliriz. Bunun için, bazı Kur’an ayetlerini görelim:

 

“Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin! Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız.” (Bakara, 154)

 

“Nice peygamber, beraberinde kendisini Rabb''e adayan birçok kişi bulunduğu halde savaşmıştır. Onlar, Allah yolunda kendilerine gelip çatan zorluklar yüzünden gevşememiş, zayıflık göstermemiş, susup pusmamışlardır. Allah sabredenleri sever.” (Âli İmran, 146)

 

“Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah''tan bir bağışlanma ve bir merhamet/bir sevgi onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir. Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah''a götürüleceksiniz.” (Âli İmran, 157-158)

 


“Allah yolunda öldürülmüş olanları ölüler sanma sakın. Hayır! Onlar diridirler. Rablerinin katında rızıklandırılıyorlar.  Allah''ın, lütfundan kendilerine verdiğiyle sevinçlidirler. Ve arkada kalıp kendilerine katılmamış olanlara şunu müjdeliyorlar: Onlar için korku yoktur; tasalanmayacaklardır onlar. Allah''tan bir nimeti, bir lütfu ve Allah''ın müminlerin ödülünü vermezlik etmeyeceğini de müjdelerler.” (Âli İmran, 169-171)

 

“Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar da öldürürler, öldürülürler! Allah''ın; Tevrat''ta, İncil''de ve Kur''an''da kendi üzerine hak olarak yazdığı bir vaattır bu! Ahdine, Allah''tan daha vefalı kim var? Perçinlediğiniz bu antlaşmanızdan ötürü müjdeler olsun size. İşte budur o büyük başarının ta kendisi.” (Tevbe, 111)

 

Asrısaadet’te Şehitlik veya Asrısaadet Şehitleri:

 

İslam, bir yaradılış dini olarak, öldürmenin de insan hayatının gerçeklerinden biri olduğunu kabul ve itiraf eder. Şöyle veya böyle, insan, mutlaka öldürmüştür ve öldürecektir. Önemli olan ne için, hangi gerekçeyle ve nasıl öldürdüğüdür. Hüner, öldürmek için yaşamamak ve öldürmek için yaşayanların karşısında olmaktır. Öldürmek için yaşayanların karşısına dikilirken öldüren, aslında yaşatmaktadır. İşte bu anlamda öldürme ve bu anlamda savaş kutsaldır ve insanoğluna, ulaşılabilecek mertebelerin en yücelerinden birini kazandırır. Bu yaradılış gerçeğini riyakâr bir tavırla ters çeviren Pavlus Hıristiyanlığı ve onun tevhitten kopmuş kilisesi, insan ve hayat gerçeğine karşı çıktığı içindir ki, bir yandan: “Bir yanağına vurulursa ötekini çevir” derken öte yandan insanlık tarihinin en büyük zulüm ve cinayetlerini tarih sayfalarına bir yüz karası olarak işlemiştir. İnsanlık tarihinin en büyük öldürme ve insan imha etme olayları kilisenin ürünüdür ve öyle olmaya devam etmektedir.


Kilise ve onun ilim dünyasındaki casusları oryantalistler, öldürme gerçeğini kabul ettiği için saldırdıkları İslam’ın neyin peşinde olduğunu görüyor ve biliyorlar; fakat emrinde oldukları kuruluş, onların gördüklerini söylemelerine izin vermez. Olay şudur: İslam kılıcı, öldürmek için yaşayanları durdurmaya adanmış bir kılıçtı. Öldürmek için öldürenleri asırlardır destekleyen kilise, dünyanın dört bucağında  sürdürdüğü kolonizasyon ve sömürü hareketlerinde hangi eli kırmanın peşindeydi? Öldürmek ve sömürmek için öldüren eli mi, ölmemek ve sömürülmemek için çırpınan eli mi? İngiliz’in Hindistan’da, Fransız’ın Güney Afrika’da ve bütün Avrupa’nın Çanakkale önünde kırmaya çalıştıkları eller, kesmeye çalıştıkları başlar hangi Avrupalı’nın evine, ocağına saldırmıştı?

 

Bizim burada İslam adına savunduğumuz sadece İslam’dır. İslam tarihi değil. Bunlar, bazı noktalardan farklıdırlar. İslam adına, eğer mutlaka bir zaman dilimi, bir devir tümüyle savunulacaksa bu, Asrısaadet diye andığımız, Peygamber devridir. Onun vefatından sonrası, tartışmaya açıktır. O halde, Asrısaadet’e bakmak ve her konuda ona bakmak, İslam adına konacak ölçülerin temelidir.

 

Üzerinde olduğumuz konu bakımından Asrısaadet’te görülen nedir? 23 yıl gibi kısa bir zaman içinde, en kötü şartlar altında, en azgın insan sürülerine karşı, en yüksek fikirlerden oluşan bir ideali, en basit imkânlarla dünyanın bağrına kazmak ve üç kıtaya kol atmış bir iman ve heyecan halinde insanlığa mal etmek, 500 kişilik bir ölüler yekûnuyla gerçekleştirilmiştir. Bu yekûnun 200 kadarı Müslüman şehit, 250 kadarı da İslam’a karşı çıkan putperest ölüsüdür. Ve ileride göreceğimiz gibi, Asrısaadet’te öldürmek için yola çıkan ve saldıran, Müslüman değil, Müslüman’a hayat ve söz hakkı tanımayan kuvvettir. Müslümanlar sadece ve sadece savunma yapmışlardır. İnsanlık tarihinin, bırakın İslam gibi evrensel bir devrimini, en basit hareketlerinin hangisinde, insan kanı böylesine kutsal tutulmuştur?


Asrısaadet’in, yani 23 yıllık Son Peygamber devrinin 14 yıl gibi uzun bir bölümü Mekke’de geçmiştir. Bu devre, imanın köklerinin muhkemleştirildiği ve en geniş daireler halinde karakterinin tespit edildiği bir devredir. Tarihçi İbn İshakı (ölm.151/768)ın ifadesiyle bu devre ‘sabır ve tebliğ’ devridir. Bu devre, tohumu ekme, çileyi çekme devri olarak karşımıza çıkar. Peygamberlik süresinin yarıdan fazlası bu devreyi oluşturduğuna göre, biz rahatlıkla şunu söyleyebileceğiz: Her erdirici ve yüceltici düşüncede, tohum ekme, yani çile ve sabır devresi, sonuç alma ve nimet devşirme devresinden daima uzun olmaktadır. Bu, varlık ve evrenin diyalektiğidir. Kendi içinde yenilene yenilene sürüp gider.

 

Mekke devri ile ilgili olarak ifadeye konacak ikinci husus, Muhammed Hamidullah’ın da işaret ettiği gibi, bu devir olayları arasında kronolojiyi tespitin mümkün olmadığıdır.

 

Mekke devri, Müslümanlığın ve Müslümanların, insanlık tarihinin en ağır zulümlerine göğüs gerdiği bir devirdir. Bir ıstırap ve pişme devridir. Esasen, bu ıstırap ve pişme sürecini yaşamadan hiçbir düşünce insanlığa mal olmaz. Evrensel ve ölümsüz bütün düşünce ve devrimlerin böyle bir devresi, mutlaka olmuştur ve olacaktır. Mirasyedi, çapulcu, masa başı ahkâmcılarının tahriklerinden kaynaklanmış salon devrimlerinin, işte bu yüzden ömürleri yoktur. Onlar, ıstırapla pişmediklerinden, insanoğlunun derinliklerine işlemeleri asla mümkün olmaz. Sığınacakları tek şey polisiye, zalim tedbirlerdir ki, bu tedbirler onları daha tiksinilir hale getirmekten öte hiçbir işe yaramaz. Derin ve büyük inkılaplar, sessiz, gürültüsüz ve gönülden gönüle yerleşir, fakat çağları peşinden sürükleyip götürür.


Mekke devri, Müslümanların en acımasız zulümlere uğradıkları bir devir olarak dikkat çekmektedir, dedik. Bu zulümlerin başında müstaz’afûn (ezilen, işkenceye uğratılanlar) diye anılan insanlara yapılanlar gelir. İslam’ın, bir anlamda ilk şehidi olarak, biraz ileride göreceğimiz Sümeyye bu gruptandır. Müstaz’afûn’a reva görülen kötülükleri, Sümeyye bahsinde görmek üzre burada, genel zorluk ve sıkıntılara ilişkin birkaç tablo çizeceğiz:

           

Son Peygamber’in tebliğe başlayışından sonra, Mekke oligarşisinin başına geçen amcası Ebu Leheb, kendi sonunun ne olacağını, bir ayrıcalığı olup olmadığını, peygamber yeğenine sordu. Hz. Peygamber, kendisinin amcası olsa bile, hiç kimsenin, Allah’a ve O’nun peygamberine inanmadan sonunun iyi olamayacağını, amcasının da sonunun cehennem olduğunu açıkça söyledi. Bunun üzerine Ebu Leheb, H. Peygamber’i Mekke reisi sıfatıyla ‘hukuk dışı’ ilan etti. Bu demektir ki, Hz. Peygamber, artık, bir başka Mekkeli’nin koruması altına girmeden Mekke’de oturamaz, yaşayamazdı. Nitekim, o sıralarda tebliğde bulunmak üzere Taif’e gitmiş bulunan Hz. Peygamber, Taif putperestleri tarafından feci şekilde taş yağmuruna tutulmanın yanı sıra, yolda, bu durumu da öğrendi ve ancak Mut’im b. Adiy adlı bir Mekkeli’nin himayesini sağladıktan sonra Mekke’ye girebildi.

 

Hz. Peygamber’e eziyet ve kötülükte bulunmak, putperest Mekkelilerin en büyük ve en pahalı zevkleri arasındaydı. Öyle ki, buna cesaret edebilen, hemen kahramanlaşıyordu. Peygamberimizin hayatından bahseden bütün siyer kitaplarında buna örnek olacak çok olay vardır. Bunlar içinde, namaz kılmakta olan Peygamber’in secde sırasında sırtına hayvan leşi koymak, yine namaz sırasında elbisesini boynuna dolayıp boğmaya kalkmak vs. en dikkat çekicileridir.

 

Hz. Peygamber’le alay etmek de ayrı bir tarz ve zevkti putperest Mekkeliler için. Peygamber’le alayı meslek haline getirenler vardı; hatta bunlara bazen Mekke dışından gelip katılanlar bile oluyordu. Kur’an-ı Kerim’in de değindiği bu olgu Müslümanları en çok rahatsız eden hususlardan biriydi.


Peygamberliğin 7. yılında Müslümanları toptan mahvetmeye yönelik yeni ve daha sistemli bir girişimin gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz. Bu, Müslümanlara uygulanan tecrit ve ambargo olayıdır. Bütün putperest kabilelerin imzasıyla alınan bir karara uygun olarak, Müslümanlarla her türlü ilişki, alışveriş, akit, görüşme, konuşma yasaklanmıştı. İlgili kararı içeren metin, Kâbe duvarına asılmış bulunuyordu. Bu kararın uygulandığı süre içinde Müslümanların yakasına bir de açlık yapışmıştı. Bu açlığın Müslümanları nasıl kemirdiğini tasavvur etmek için şu tablolara bakmak yeterlidir:

 

Hz. Ali (ölm. 41/661) anlatıyor: “Bir gün, korkunç derecede acıkmıştım. Hz. Peygamber’in evinde de yiyecek bir şey bulamayınca, dolaşmaya başladım. Bir Yahudi’nin bahçesi önünden geçerken onun bahçe suladığını gördüm. Yahudi bana: ‘Bir kova su çek kuyudan, bir tane hurma al.’ diye bir teklifte bulundu. Kabul ettim. Bir miktar su çekip bir iki avuç hurma biriktirdim, bunlarla karnımı doyurup doğru Hz. Peygamber’in yanına koştum.”

 

Sa’d b. Ebi Vakkas (ölm. 55/675) da şunu anlatıyor: “Bir gece, abdest bozmaya çıkmıştım. Bir deve derisi buldum. Onu götürüp kızarttım, iki taş arasında ezip üzerine bir miktar su döktüm ve bir yere saklayıp üç gün yedim.”

 

Ambargo ve kuşatma kararı, bir süre sonra müşriklerin de aleyhinde olmaya başladı. Çünkü; Müslümanların çalıştırılmamasından doğan üretim kaybı yanında ticarî faaliyet zayıflamış ve Mekke seçkinlerinin gelirleri azalmaya başlamıştı. Esasen, bu sırada mucize bir olay da ortalığı karıştırmış bulunuyordu: Ambargo antlaşmasını içeren ve Kâbe duvarına asılı bulunan metnin, güveler tarafından yenip delik deşik edildiği görüldü. İlginç olan şuydu: Yazıda, güvelerin ilişmediği tek kelime kalmıştı: Allah. Bu ilginç durum da, Mekkelileri tahrik etti ve zaten zararlarına işlemeye başlayan ambargoyu kaldırdılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber Taif olayı münasebetiyle şunu açıkça anlamıştı: Mekke ve çevresindeki kabilelerden hiçbir hayır gelmeyecekti. Çünkü Ebu Leheb onu hep izliyor ve konuştuğu kabilelere etkisini önleyecek her türlü tedbiri alıyordu. Hz. Peygamber, Mekke uzağındaki kabilelerle ilişki kurup davasını onlara anlatma kararı aldı. Tam bu sırada, aralarındaki kabile çekişmeleri yüzünden Mekke’ye gelen ve Hac mevsiminde burada kendi kabileleri lehine taraftar arayan Evs kabilesi mensuplarıyla görüştü. Ancak bunlar zaten horlanan ve ezilen bir insandan bir şey beklenemeyeceğini gösteren bir eda ile olumsuz cevap verdiler. Ne var ki, onların rakibi olan Hazrec kabilesi mensupları da aynı niyetle Mekke’de bulunuyorlardı. Hz. Peygamber teklifini bu insanlara da iletti ve onlara kendisini dinledikleri takdirde hem Medinede’ki kabilelerin tasallutundan kurtulacaklarını hem de ileriki zamanlarda tüm Arap Yarımadası’nın, hatta Bizans ve İran’ın denetimini ellerine alacaklarını söyledi.


Kabile mensuplarından 6 kişi hemen orada İslam’a girdiklerini ve Peygamber’in emrinde çalışacaklarını ilan etti. Tarihsel deyimi kullanırsak Peygamber’le ahtleşip ona bey’at verdiler. Bu tarihsel bey’at, geçtiği mevkiin adına izafetle Akabe Bey’atı diye anılır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !